Nuri Bilge Ceylan- Bir Zamanlar Anadolu’da

Nuri Bilge Ceylan’ın yazıp yönettiği Bir Zamanlar Anadolu’da filminin incelemesini yapmadan önce film hakkında bilgi vermeyi doğru buluyorum. Filmin başrollerini Yılmaz Erdoğan, Muhammet Uzuner, Taner Birsel, Ercan Kesal paylaşmıştır. Filmin çekimleri 11 hafta sürmüş olup Kırıkkale’nin Keskin ilçesinde gerçekleşmiştir. Nuri Bilge Ceylan’nın bu filminde Anadolu’nun taşra bölgelerinde yaşanan sıkıntıları bir gerilim hikayesi kıvamında ele almıştır. Film aynı zamanda BBC’nin düzenlemiş olduğu ”21. yüzyılın 100 Harika Filmi” listesinde tek Türk filmi olarak 54. sırada yer almıştır. Film hakkında bilgi verdiğimize göre artık incelemeye geçebiliriz.

Filmi incelerken arka planda Neşet Ertaş’ın Allı Turnam eserini dinlemenizi öneririm.

Filmin Görüntü Yönetmenliği koltuğunda Gökhan Tiryaki var ve bu açılış sahnesinden itibaren belli oluyor. Açılış sahnesinden sonra ele alınan doğallık rembrandt tarzı aydınlatma filmin geneline yayılmış durumdadır. Oyunculuk konusunda her bir oyuncunun başarılı doğal performansı filmin geneline hakim olduğu söylenebilir. Oyunculuk performansı ilk sahneden kendini gösteriyor. Açılış sahnesinde ele alınan konu manda yoğurdu kıvamında sündürüldükçe sündürülmüştür. Zanlı olan Kenan ise bu durumda yaşadığı psikolojik etkiyi sadece susarak dışa vurmuştur. Oyunculuk konusunda başka bir ele alacağımız konu ise Muhtar’ın evindeki sahnesinde yaşanmaktadır. Bu sahneyle ilgili anlatacaklarımı hem araştırdıklarım hem de kendi gözlemlerimin toplamıdır. Muhtar gurbetçilerin yaşlıları öldüğünde görebilsinler diye gasil haneli bir morg istiyor. Çünkü ölü kokuyor peki en güzel et ne etiydi? Kuzu etiydi peki kuzu eti için ne derler bilirsiniz. Genellikle kuzu eti yiyen insanların çoğu kuzu etinin koktuğunu söylerler. Şahsi deneyimlerim olarak kuzu etinin koktuğunu pek söyleyemem. Filmde konuşulan bu sahnenin ne kadar gerçekçi olduğuna değinmek gereksiz bir ayrıntı olur. Tekrardan kuzu eti kısmına gelecek olursak söz konusu yemek, eğlence keyif olursa koku önemli olmayan bir olay haline geliyor. Bu da aynı zamanda Nuri Bilge Ceylan’ın ne kadar usta bir yönetmen ve bir o kadar da iyi bir senarist olduğunu bizlere sunuyor. Bir diğer değinmek istediğim sahne ise Muhtar’ın evinden çıktıktan sonra kasabaya geri dönerken arabanın içinde geçen ve yukarıda da paylaştığım Neşet Ertaş’ın Allı Turnam eserinin çalındığı sahne. Arabanın içinde bulunan herkesin birbirine küsmüş gibi davranması ve sadece araba sileceklerinin bu sessizliği bozması sahne atmosferini başka bir boyuta taşımıştır. Aslında herkesin birbirine küsmüş gibi davranması ve kimsenin birbiriyle konuşmaması bir önceki sahne olan Muhtar’ın kızının herkese içecek getirirken kızın büyüleyici güzelliğinden etkilenmesi olarak görülebilir. Kendi açımdan bunun kanıtı olarak biraz sonra Arap Ali’nin ağzından dökülecek olan cümlesinde gizlidir. Arap Ali’nin gözünü yoldan ayırmadan muhtarın kızı da güzel kızmış demesi arabanın içindeki küskünlük tavrını ve sessizliği bozmuştur. Ve değinmek istediğim son sahne ve son konu ise otopsi sahnesidir. Bu sahnede Doktor ‘un maktulü otopsi yaparken zanlı Kenan’ın maktulü canlı olarak toprağa defnetmiş olması suçun cezasını artıracakken Doktor ‘un Bu konu hakkında bunu gizlemesi ve suça ortak olarak yüzüne kan sıçramış olması ile beraber okulda top oynayan çocukların kamera açısıyla beraber film sonlanmaktadır.

Film bir çok açıdan olumlu eleştiriler almıştır. Bir çok dergi makale ve film eleştirmenlerinin bulunduğu Rotten Tomatoes sitesinde toplam yüzde doksan ikilik bir puan almıştır. Eğer hala izlemediyseniz bu gizemli ve sürükleyici hikayeyi deneyim etmenizi şiddetle öneririm.

Malatyalı Sadık’ın Aşk Hikayesi

Çocukluğumun geçtiği köyümün toprak yolları, çevresinde ki tepelerin duygusunu gönlümde alevlendiren güzel bir bahar akşamı, güneş can verdiği yaprakları okşayarak dağların arkasına çekiliyordu. Günün bu saatleri ne hikmetse bana yalnızlığımı derinden hissettiriyordu. Yalnızlığımdan kurtulmak için Beyazıt Meydanındaki çınar altı çay bahçesinin tenha bir köşesine oturup yoldan gelip geçen insanları, meydandaki işportacıların çığırışları, güvercinlerin atılan yemlere inip ürkek kaçışlarını seyrederek oyalanmak istiyordum. Ah ne yazık ki sıkıntılarımdan kurtulmak mümkün değildi. Kendimi ne kadar zorlasam da avucuna düşmekten kurtulamıyordum. Birkaç akşamdır elindeki kağıt parçalarına bir şeyler yazıp çizen bir masa ilerimde oturmuş yaşlı adam da dikkatimi çekiyordu. İşiyle meşguliyetinden dolayı ona gıpta ediyordum; oysa ki ben sadece derdimin avucunda yoğruluyor bir başka konuya konsantre olamıyordum. Bir ara bana döndü;
-Ateşiniz var mı? Dedi.
Bir şey söyleyemedim; yaşlı olduğu için kalkıp yanına yaklaşıp sigarasını yaktım. Derin derin çektiği dumanları sararmış bıyıklarının altından zevkle dışarı salıverirken:
-Oturmaz mısınız? Dedi.
İlk bakışı, duruşu, tavrıyla bana zarif görünen bu insana hem güven, hem de anlatımı güç bir yakınlık hissettim. Zaten yalnızlığım da idam kemendi gibi boğazımı sıkıyordu. Daveti bana umulmaz bir bağış gibi geldi. Karşısındaki sandalyeye oturdum; gün görmüş bakışlarını bana dikti, sanki ruhumda herkesten sakladığım sırrımı keşfetmeye çalışıyordu.
-Delikanlı arada bir dalıp dalıp gidişlerin dikkatimi çekiyordu, hayatının baharını yaşıyorsun delikanlılığın deliliği her yerde geçer ama aşkta sükut eder. Yanlış mı düşünüyorum? Gözlerime sevinçle diktiği bakışlarının aynı zamanda ruhumun dehlizlerinde dolaştığını hissediyordum. Ne söyleyebilirdim! Aşık olmak hele aşkın avucunda oyuncak olmak benim için affedilmez bir acizlikti! Gençtim,dinçtim ama acizdim!…
Acizliğimi kendime itiraf edemezken tanımadığım bir insana nasıl söyleyebilirdim. “Hayır” da diyemezdim, hem ruhumda ki fırtınaları okuduğunu fark ediyor, hem de içimde bir volkan beni anlat diye haykırıyordu. Duruşum adamı etkilemiş olmalı ki,
-Nerelisin?
-Malatya- Arguvan.
-Biz doğulular severiz,dedi.Ama sevdiğimizi ne kendimize itiraf eder, ne de başkalarına söyleriz,sadece çıra gibi yanarız. Oysa seni dinleyecek birine sıkıntılarını anlatmakla belki rahatlar belki de çare buluruz. Bakışlarına düşen pırıltı gözbebeklerine süzülürken konuşmasına devam etti- anlat hele biraz açılırsın, belki de bir çözüm buluruz delikanlı.
Anlatmam yakışık alır mı? Fakat içimdeki anlatma isteğinin önü nede geçemiyordum. “Çare buluruz” demesiyle de bir yerde bana cesaret veriyordu. Ah dert sen bizlere nerelerde çare aratmıyorsun ki! Umutsuz bakışlarımı çevrede gezdirdikten sonra ona döndüm, yüzüme düşen şafak rengiyle gülümsedim.
-Acılı ruh kendini ele verir derler,siz de güzel yakaladınız.
Yüzümün renginin daha da kızardığını fark ediyordum, mahçup ses tonuyla-Nasıl anlatsam ki? Sesinde bir babacanlık gizliydi.
-Anlatmakla insan biraz açılır.Sağlıklı düşünmeyi ele geçirir. Herhalde beni konuşturmak için.
-Adın ne?
-Sadık. Hafiften gülümsedi.
-İşte buna ismiyle müsemma derler.Sadakat aşkın biricik şartıdır. Ailen sende bu özelliğin olmasını istemiş olmalı ki sana “Sadık” adı verilmiş.Evet Sadık,aşk bedbahtlık bataklığında açan bir çiçektir.Bakışları biraz hüzünleşti,sesi de mahzun bir hal aldı.
-Herhalde seni şimdi sevdiğin terk etmiş olmalı ?Evet gerçekten halimi anlıyordu,dertlerime çare bulacağına inanır gibi oldum.Ona bakışımın değiştiğini hissediyordum, o da acılarımın keşfinin keyfini sürer gibiydi.
-Sevmekle mutlu oluruz, karşımızdaki mutlu olsun diye sevdiğimizi abartılı ona söyleriz.Seven insan hesap yapmadığı için itirafı ile karşısındakine korkunç bir silah verdiğini hiç düşünmez.Karşımızdaki insan canavarlaşmak için eline fırsat geçirmiştir,biraz düşündükten sonra sigarasından çektiği nefesi salıverirken-evet sevildiğini bilen her şeyi yok etmekten vahşi, bir zevk alır. Neylersin ki bizler garip yaratıklarız,yok ettiği insanın değerini keşfetmeye başlar.Bu sefer o canavar yanıp yanıp tutuşur. Böylece dünyamız dramların oynandığı tiyatroya döner.
Durumumu tam teşhis etmişti, güzel şeyler de söylüyordu, aşkın iradenin en büyük düşmanı olduğunu unutmuş, ondan alabileceğim düsturla hayatıma yön verebileceğim endişesine kapılmıştım.
-Onunla yakınlık kurarken bunların başıma geleceğini hiç düşünmemiştim. Aslında mantıklı düşündükçe aşık olmam için bir sebep bulamıyorum ,ama kendimi de ondan kurtaramıyorum. Yaşlı adamın yüzünde bir dalgalanma oldu, sesi de gün görmüş bir hal aldı.
-Aşk en büyük tuzaktır; insan nerede ve ne zaman yakalanacağını bilmez.Aşk da sebep de arama, çünkü sebep akıl için söz konusudur. Oysa biz aklımızla değil yüreğimizle aşık oluyoruz, o sebep aramayacak kadar yücedir. Yaşadığım travmanın etkisiyle halüsinasyon görüyor gibiydim, karşımdaki bir yazardan ziyade filozoftu sanki!
-Anlayamadım?
-Niçin anlayamadın Sadık? Sebep de devamlı menfaat vardır, aklımız onu keşfedince peşine düşer, yüreğimiz ise hiçbir menfaat aramaz. Bir başka söyleyişle aklımızla kendimizi, yüreğimizle başkasını düşünürüz. Başkasını düşündüğümüz yerde de aşkımız filizlenir. Her nedense, belki de kendimi savunmak duygusu ile çaresizliğimi makul bir sebebe oturtmak istedim.
-Arguvan’ın bir dağ köyünden gelip gurbet ellerde bunların başıma geleceğini tahmin edemedim. Belki de yalnız yaşadığım için bu kadar üzülüyor, hayallerime acıyorum, yalnızlığımı onunla gidermek rüyalarımı süslüyordu.
-Ah delikanlı yalnızlığın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Onda ne umutlar yeşerir, göverir insanı avucunun içine alır… Böyle durumlarda kimse sana yardım edemez, sana sadece sen yardım edebilirsin. İradene sarılacaksın kendini avutmanın yollarını arayacaksın- sesi merhamet yüklü bir aldı. Allah yardımcın olsun.
“Allah yardımcın olsun” dediğinde gözlerimin kızardığını, bir yaş damlacığının yanağımdan aşağı yuvarlandığını fark ettim, acizliğim de beni kahrediyordu, yaşlarımın hızlanacağı endişesi ile masadan kalkmak mecburiyetini hissettim.
-Bu güzel konuşman için sana teşekkür ederim. Gitmek zorundayım izninizle. Masadan kalktım, arkama bakmadan yürüyordum ama beni sıcak bakışlarıyla takip ettiğini hissediyordum. Bir an önce bekar odama gelip yazar olan meçhul dostun söylediklerini not etmek istiyordum.
X X X X
İçinde bulunduğum duruma mana veremiyordum. Onunla ne evlenmeyi düşünüyor ne de onsuz bir hayatı göze alıyordum. Beynim, hayalim her şeyim ona aitti, kendimi bu durumdan kurtarmanın lüzumuna inanıyor, o meçhul bilge dostun tavsiyelerine uyarak irademe sarıldıkça onun kenetlenmiş avuçlarında kendimi buluyordum. Gençtim, sağlıklıydım mutlu olmak için hemen hemen her şeye sahiptim ama o yoktu: bu da benim için cehennem azabıydı.
Onu tanıdığımdan beri sevgiyi bir şeyle paylaşmakla izah edenlere hak veremiyordum. Çünkü onunla aramızda mantalite değerler bakımından çok fark vardı. Onu beğenmeyenlere kızıyor, güzel bulmayanlara diş bileyip kinleniyordum. Çünkü güzel deyince sadece ondaki özellikler gözümün önüne geliyordu, esiri olmuştum; rüyalarımda bile hür değildim. Ona aynalardan önce güzel olduğunu, yalnız geçen gecelerimin en içli melodisi, gönül bahçemin solmayan gülü olduğunu söyleyememiştim. Nereye gidersem, içimdeki yangını beraber götüreceğimi biliyordum. Ama koskoca şehrin boş caddelerinde gecenin geç saatlerine kadar dolaşıyordum. Yine tek odalı bekar odamda ki yalnızlığım bir kement gibi boğazıma geçmişti. Kendimi dışarı atmazsam boğulacaktım, dışarı çıktığımda el ayak iyice çekilmiş caddelerde rüzgar uğulduyor önüne kattığı yağmur damlalarını camlarda , duvarlarda şaklatıyordu. Ellerimi cebime sokmuş yüklendiğim dağlar kadar acıların altında ezilerek yürüyordum. Her baktığım yerde ondan bir parça görüyor ilişkimizin muhakemesini yapıyordum. Aramamaya karar vermiştim. Bu kararın doğruluğuna kendimi inandırmaya çalışıyordum. Zira gururunu yitirmiş bir erkeğin hiçbir anlamı kalmazdı ama onsuz bir hayatı da hayal edemiyordum. Sanki akrebin kıskacında idim ne onsuz yaşamı göze alabiliyor ne de onunla ilişki kurmaya cesaret edebiliyordum. Geç saatlere eve geldim, her şeyim tükenmişti. Nasıl unuturdum, “Ne yapabilirim?Ne yapmalıyım?” diye düşünürken çay bahçesinde tanıdığım yazar dostumun –Yanına gitmeye cesaretin yoksa şöyle şöyle bir mektup yazıp gönder tavsiyesi aklıma geldi. Elime kağıt ve kalemi alıp;
Sevgili Süreyya;
Yıldızın ne kadar insanlara uzaksa sende bana o kadar yakınsın. Belki insanlar yıldızını kaybederse yaşarlar ama ben seni kaybedersem yaşayamam. Sevgiyi en iyi sembolize eden güldür. Sende benim hiçbir zaman soldurmaya kıyamadığım gülümdün. Olaylar insan iradesinin dışında gelişiyor, sonucun böyle olmasını ben de istemezdim. Daha öncede belirtiğim gibi farklı inanç ve kültürlerden geliyorduk ama inanıyorum ki sevginin birleştiremeyeceği biç bir kültür yoktur. Ama sen istemedin.
Bu satırlarımdan sana sitem ettiğim anlamını çıkarma, bana hayat veren umutlarım yitince dayanamaz hale geliyorum, aslında kalbine hükmedemediğim için seni suçlamamda mümkün değil. Evet, Süreyya insan kendini zaman zaman avutmalıdır. Hele ben şimdi buna ne kadar muhtacım bir bilsen, bir gün gönül kapımı çalacağını hayal ederek teselli arıyorum. Belki sen hiçbir zaman gelmeyeceksin bu can bu ten kafeste kaldığı müddetçe hayal etmeye devam edecektir.
Sevgilim; beni bağışlayacağına inanarak seni anlayamıyorum, bazen çok duygulu, içli bazen de bilhassa bana karşı zarafetinle bağdaşmayacak ölçüde gaddarlaşıyorsun. Ah ne çare ki yollarımın ayrıldığını hissediyorum, genç ve güzelsin benden çok daha imkanlı insanlarla tanışabilirsin ama hayat sürprizlerle doludur. Birgün bu dünyada kendini yalnız hissedersen kulak ver; kalbimin senin için çarptığını duyacaksın. İnsanlara veda etmeyi bir türlü öğrenemedim.Sana veda etmek ise benim için ölümden de beterdir. Seni kalbimin kanıyla toprağa götüreceğimi bilmeni isteyerek sana mutluluklar diliyorum.
Sadık
Mektubu gönderip göndermemekte kararsızdım ve bu konuda yazarın tecrübelerinden istifade etmek istiyordum. Aynı bahçeye gelir umuduyla gittiğimde bir şeyler yazıyordu. Dikkatini dağıtmamak için başka masaya oturdum, biraz sonra sigara çıkarıp yaktıktan sonra çevreye bakınırken beni gördü;
-Sadık merhaba neden buraya gelmiyorsun?
-Dikkatinizi dağıtmak istemedim.
-Estağfurullah buyurun.
Kalktım masasına gittim önünde “Ne tuhaf mahluksun” başlıklı şiir, iki yüzlü insanlara bilhassa Süreyya ile aramızdaki konuları değiştirip samimiyetimize ihanet edenlere verilecek ne güzel cevap diye düşündüm.
-Üstad bir aşk romanı yazar mısın? Gülümsedi.
-Yazabilirim, çünkü sevgiye yorduğum kadar kafamı atom fiziğine yorsaydım Ay’a roket atardım. Onun da başından böyle bir şey geçtiği belliydi. Belki de şimdilik bana açılmayı uygun bulmuyordu.-Elimdeki romanı bir bitireyim belki sıra ona da gelir.
Yazdığım mektup hakkında görüş almak tashih yaptırmak istiyor fakat yakışık alıp almayacağına karar veremiyordum. Ama candan tavırları, hitabı bana cesaret veriyordu.
-Herkes mutluluğun peşindedir insanların hemen hemen hepsi mutluluğu kaybettikten sonra teşhis ederler. Onun için insanlar mutsuzdur. Bir insanın mutlu olduğunu tahmin ettikleri vakit ben niye mutsuzum diye küplere binerler. Kıskançlıkla da her şeyi yaparlar.
Süreyya hakkında konuşmak bana umulmaz zevk veriyor hem de yazar dostumun sözleri ne yapacağımı bana gösteriyordu.
-Sevdiğimizi itiraf ettiğimiz insanlar neden bizden uzaklaşırlar?
-İnsanın benliğinde egoizm vardır. Biz hep yakımızdakilerin mutluluğunu, zenginliğini irdeleriz, onun mutluluğu gözümüze batan diken gibidir.
-Üstad; bir şey sormak istiyorum fakat yeteri kadar cesaret bulamıyorum. Gülümseyen bakışlarını bana dikti:
-Buyur sor.
-Yollarımız ayrılan bir kızla nasıl bir daha bir araya gelebiliriz? Hafifçe gülümsedi. Zor şeyler soruyorsun-ciddileşti- kaçan bir şeyin peşinden koşmak kaçanın hızını artırır. İlişkini de kesersen hatıra olursun, ona sezdirmeden kuşatıp teslim almalısın.
X X X X
Belki üstad doğru söylüyor. Ama benim gönlüm Süreyya’yı “teslim almaya” razı değildi ne yazık ki ben milyarlarca insanın arasında irademle onu arayıp bulacaksam oda bana gönlü ile gelmeliydi. Ne geldi ne de geleceği vardı. Üstadı da kaybetmiştim, zaman zaman görmek için çay bahçesine uğruyordum. Yalnızlık iliklerime işlemiş beni devamlı kemiriyordu. Süreyya’dan da haber yoktu, geleceğine dair ümidim ide kaybetmiştim, bu da beni cinnet derecesinde yalnızlaştırıyordu. Beyazıt Meydanı’nda bulunduğumuz zamanları hayal ederek onun gölgesini içmiş taşlarda Süreyya’yı ararken üstad birkaç arkadaşlarıyla yanımdan geçiyordu. Yalnızlığım ve çaresizliğim dikkatini çekmiş olmalı ki;
-Sadık nasılsın? Diyerek arkadaşlarından ayrılıp yanıma geldi.
-Nasıl olayım Üstad; cehennemde umudu arıyorum!…
Bakışlarıyla beni anladığını hissettirdikten sonra arkadaşlarına yetişmek için hızlı hızlı yürüdü.
Yine ben yalnız ve çaresizdim.